Gönüllerin Ab-ı Hayatı

Çoğu zaman yaşadığımız hadiseler karşısında şaşırıp kalır, arka planında neyin olduğunu merak ederiz. “Lâ ilâhe illallah” mührü olan Yaratıcı’yı düşünmeye, insanı O’na yaraşır bir kul yapan tevhid hakikatiyle kurtulmaya ve her şeyi Gerçek Sahibi’ne vermeye ne dersiniz?

TUĞBA KAPLAN – YENİ BAHAR DERGİSİ / Sayı: 66 | 31 Mayıs 2012

Bütün tarikatların ortak zikri, cennetin anahtarı, kurtuluşun reçetesi Kelime-i Tevhid. Yani ‘Hakkıyla mabud olan yalnız Allah’tır.’ anlamına gelen ‘Lâ ilâhe illallah’, İslâm’ın ilk şartı olma özelliğini taşıyor.

Kelime-i Tevhid’in sadece dil açısından bakıldığında bile iki özelliği daha var. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ifadesiyle en üstün zikir olan ‘Lâ ilâhe illallah’ın birinci özelliği bütün harflerinin ecvef yani söylenirken çıkış yerlerinin karından olması. Harflerinden hiçbirinin ‘be, fe, mim’ gibi mahreci dudak olan şefehî harflerden olmaması. Bu da lafzın ağızdan değil, ihlâs ile kalpten söylenmesine işaret ediyor. İkinci özelliği bütün harflerinin noktasız olması ki, bu Allah Teâlâ’dan başka bütün mabudlardan (sevgili) ayrı, uzak durmayı belirtiyor. İspattan ibaret olan “Lâ ilâhe” sözü Allahu Teâlâ dışında sığınılan ve kul olunan her şeyi reddetme anlamına geliyor. “İllallah” da Allah Teala’dan başka ibadete layık kimse olmadığını ifade ediyor. Bu sebeple, bunu söyleyen kimsenin Yaradan’ın hakkını söz ile ispat ettiği gibi fiili ile de ispat etmesi gerekiyor. Zira burada amaç inancı sadece dil ile söylemek değil, bilakis bu mübarek kelimenin kapsadığı mananın yerine getirilmesi. Bunun yanı sıra Cenâb-ı Allah’ın “Lâ ilâhe illallah benim kal’amdır. Oraya giren benim azabımdan emin olur.” diye buyurduğu kudsî hadis ve Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselamın) de “Lâ ilâhe illallah diyen, kurtulur.” hadis-i şerifleri bu zikrin ehemmiyetini ortaya koyar nitelikte.

İslâm’ın ve imanın anahtarı olan tevhid kelimesi, insanın Yaratıcısı’na layık bir kul olmasının yegane yolu. Kul adeta birkaç kelime ile Rabb-i Rahim’ine boyun eğip, O’nu yüceltip tasdikleyerek nefsini köreltiyor. Rabb’ine bu kelimeyle bağlanıyor. İslâm’ı kabulünü ilan ediyor. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a inancını belirtiyor. Allah’ın emrine itaat ve itimat ettiğini, hem kalplerini dünya sevgisinden arındırdığını hem de bu noktada diğer insanlardan ayrıldığını belirtiyor. Zaten kâinattaki bütün varlıkların kendi lisanlarınca Allah’ı zikrettikleri yadsınamaz bir gerçek. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) elindeki taşların “Lâ ilâhe illallah” deyip zikretmeleri bu gerçeğin en güzel misallerinden. Bir varlığın kendi lisanınca “Lâ ilâhe illallah” demesi, Yüce Yaratıcı’nın vahdaniyetine en açık delil olma özelliği taşıyor. Bu da bize Kelime-i Tevhid’in bütün varlık üstünde bir mühür gibi durduğunu gösteriyor.

Efendimiz’in risaletini tasdik ediyor

İlim ehlinin hakikate ulaşınca gönülden ihlâsla tevhid lafzını zikredip teslim olması da ilmin ulaşacağı en son noktanın “Lâ ilâhe illallah” zirvesi olduğunu gösteriyor. Bu zirveye ulaşmanın yanında tebliğ ve temsil için tarih boyunca binlerce peygamberin mücadele ettiği vurgulanıyor. Öyle ki, onların değişik zaman ve mekânlarda ısrarla Lâ ilâhe illallah üzerinde durmalarından, bu mübarek kelimenin Allah tarafından bildirildiği anlaşılıyor. Nitekim peygamberlerin, geldikleri toplumlarda insanları “Lâ ilâhe illallah” atmosferine almak için canhıraş gayret gösterip, hatta bazılarının bu uğurda acımasızca öldürüldüğü biliniyor. Ayrıca İ’la-yı kelimetullah olarak bildiğimiz mücadelelerin temelinde de tevhid hakikatinin duyurulması ve bu kutsi kelimenin gölgesinde insanların sahil-i selamete çıkmaları amaçlanıyor. Zira ta ezelde Hazreti Âdem Aleyhisselam’ın cennette gördüğü “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” levhası Allahu Teâlâ’nın O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) varlığını tesciline örnek oluyor.

Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehaya) büyük sıkıntılar ve gözyaşlarıyla sürdürdüğü tevhid davası kısa zamanda yeryüzünde bahar rüzgârları estirip, insanlığın bu lafız ile yeniden hayat bulmasına vesile oluyor. İstiklâl Şairi Mehmet Akif Ersoy’un “Şu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli” cümlesinde dile getirdiği ezanın ehemmiyeti ve onun dinin bir şeairi olduğu gerçeği de, bizi bu kutlu sadadaki “Lâ ilâhe illallah” ilanına götürüyor. Minarelerden yükselen “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah”, gönüllerimize ab-ı hayat gibi akıp geliyor. Kelime-i Tevhid, günde beş defa okunan ezan-ı Muhammedi’de on beş defa tekrar edilerek zihinlerimize ince ince nakşediliyor. Günün değişik zaman dilimlerinde ivmesini kaybeden kalplerimiz, adeta bu nida ile yeniden rotasını buluyor ve Muhammedün Resûlullah rehberliği ile selamete doğru ilerliyor.

“Lâ ilâhe illallah”ın imanımızı her an taze tutabileceğimiz bir anahtar olduğu ayet ve hadislerde açıkça yer alıyor. Bu hadis ve ayetleri tefsir eden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Kelime-i Tevhid’i değerlendirirken, hem şahsı hem de çevresi her zaman değişen insanın, her zaman imanını yenilemeye ihtiyaç duyduğu gerçeğinin üzerinde duruyor. Bediüzzaman’a göre her insan, ömrünün seneleri, günleri hatta saatleri adedince birer farklı fert ve o tek fert olan insan, bir model hükmüne geçiyor ve her gün farklı bir fert şeklini giyiyor. Şahsın değişmesi, bir derece cesede bakıyor. Her dakikada vücudumuzda otuz milyon hücre ölüyor, yerine yenileri geliyor. Altı ayda beyin hücrelerimiz hariç bütün beden, altı senede de bir defa beyin hücrelerimiz dâhil tamamen değişiyoruz. Öyleyse ceset devamlı yenilenirken, cesetten gidenleri imanla göndermek gibi, yeni gelen zerre ve hücreleri de imanın nurlarıyla nurlandırmak lazım. Hem içinde bulunduğumuz mekânlar da sürekli değişiyor. Mekândaki haller, manalar, eşyalar insana tesir ettiği için, manen bizim için karanlık olan o mekânı imanın nuruyla, tevhid nazarıyla ziyalandırmak icap ediyor. Misal âleminde her mekân ayrı bir mahiyette, imanla muamele edilince, o âlem ampul yanmış gibi aydınlanıyor. İçine girdiğimiz her mekân nur istiyor. Demek ki “Lâ ilâhe illallah” hem kelime hem mana olarak bir lamba vazifesi görürken, ruhumuzu da aydınlatıyor.

Elhasıl, her lahza Allah lafzı ile oturup kalkmamız gereken bir zaman dilimindeyiz. Allah’ın ayı olarak nitelenen Recep ayındayız. Kul olarak Rabb’imizin ikram ve inayetine her zaman muhtacız. Her vakit besmeleye ihtiyaç olduğu gibi her saatte de tevhidi tekrara ihtiyaç duyuyoruz. Öyleyse, akıp giden zamanın kışkırtıcılığından hem kalp ve ruhumuzu hem de dünya ve ukbamızı korumak için kurtuluş anahtarını dilimizden düşürmememiz gerek. Nitekim “Lâ ilâhe illallah” lafzı her türlü kötülükten korunmanın ve imanı tazelemenin en kıymetli ve kısa yolu. [email protected]

Kaynak: İslâm’da Tasavvufun Özü: Celal Yıldırım, Hz. Peygamber’in dilinden zikirler ve dualar: İmam Nesai, Risale-i Nur Külliyatı, Mektubat, 26. Mektup: Bediüzzaman Said Nursî

Tuğba Kaplan

Gazeteci/ Aksiyon Dergisi Politika, Sosyoloji, uluslararası ilişkiler, medya ve kültür dünyasından ünlü isimlerle gündemle ilgili aktüel röportajlar yapmaktadır. Ayrıca gündeme dair konuları farklı yönleriyle ele alan dosyalar hazırlamaktadır.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>