Ölücanlar Cezaevi’nden Ulucanlar Müzesi’ne

TUĞBA KAPLAN

5 Ekim 2014, Pazar

Ulucanlar Cezaevi, 2011 Haziran’dan bu yana cezaevi müzesi olarak halka açık. Müzeyi ziyaret ve hücrede kalma deneyimi yaşamak üzere gittim ben de. Müzede konuştuğum ziyaretçilerden bazıları burada kalmış bir mahkûmun yakınıydı. Oysa Ulucanlar, herkesin gelip görmesi, tarihle yüzleşmesi gereken bir yer.

Ulucanlar, Cumhuriyet’le aynı yaşta, Ankara’da bulunan eski bir cezaevi. Şimdilerde ise restore edilmiş bir cezaevi müzesi. Ziyaret edilmesi gereken bir yer olduğu söylendiğinde, doğrusu çok heyecanlanmadım. Ta ki cezaevinde hücre deneyimi yaşayabilme gibi bir fırsatım olduğunu öğrenene kadar. Kendimi bir an müzede buluyorum. Müze girişinde karşımda iki asker heykel gibi duruyor. O kadar gerçekçi ki, balmumundan yapılmış olduğunu sonradan fark ediyorum. ‘Önce cezaevini gezip, sonra hücre deneyimini yaşarım’ diye biletimi ve sesli rehberi aldıktan sonra koğuşlara, ‘GİRİŞ’ yazan kapıya yöneliyorum.

Açık kaldığı 81 yıl boyunca infazlara ve mahkûm isyanlarına tanıklık eden, Türk siyasi ve edebî hayatının önemli isimlerinin kaldığı Ulucanlar Cezaevi’nin koridorlarında yürüyorum. Mahkûmların deyimiyle ‘Ölücanlar’ın, 81 yıllık bir belleğin içindeyim şimdi. Ana kapıdan girdikten sonra karanlık, soğuk, rutubet kokan ve sonu ‘Hilton’ diye anılan 9. Koğuş’a uzanan koridorda buluyorum kendimi. Hilton ismi her ne kadar otel çağrışımı uyandırsa da, koğuş adının neden Hilton olduğunu kulağımdaki sesli rehber anlatıyor. Tanınmış isimler şairler, gazeteciler, siyasiler ve yazarlar kaldığı için ‘Hilton’ deniyormuş. Nazım Hikmet, Bülent Ecevit, Attila İlhan bu isimlerden bazıları. Hilton’un hemen yanından, ilk yıllarında ‘Müteferrika’ olarak adlandırılan tek kişilik hücrelere yönlendiriyor rehber beni. Burada henüz mahkûmiyet kararı kesinleşmemiş tutuklular ile cezaevinde disiplin suçu işleyen veya dışarıda işlediği suç nedeni ile diğer mahkumlardan ayrılması gerektiği düşünülen kişilerin tutulduğunu öğreniyorum. Hücrelerin olduğu koridor karanlık ve uzun. Hücre kapıları zırhlı demirlerle örülmüş gibi. Hepsinde el uzatabilecek küçük bir pencere var. Bazısının içi zifiri karanlık, bazısından gelen ışık koridoru da aydınlatıyor. Bazı hücrelerde tek bir yatak ve aynı oda içerisinde bulunan alaturka tuvalet var. Bazılarında ise yatak bile yok. Sadece duvarlar…

Özgürlüğü kaybettin,  onurunu kaybetme!

Zırhlı kapıların ardından gelen sesler yankılanıyor koridorda. “Vurma! Ne olursun vurma! Allah cezanızı versin! Hiç insaf yok mu sizde? Yeter artık! Davamızdan vazgeçmeyeceğiz!” seslerine ‘Aldırma Gönül’ türküsü eşlik ediyor. Koridorun sonu görünmüyor karanlık ve kasvetten. Hücreler bitince diğer koğuşlara geçiyorum. Koğuşların birinde ilk gördüğüm kırmızı boyayla yazılmış “Özgürlüğünü kaybettin, onurunu kaybetme.” sözleri oluyor. İnsanın hem kalbine hem zihnine işliyor. Koğuşlarda bulunan tahta masa-sandalyeler, demir ranza ve dolaplar, eski sobalar, duvarlarda mahkûmların astığı dönemin film afişleri, bir duvarda Beşiktaş’ın o zamanki kadrosunun posteri, karşı duvarda Fenerbahçe kadrosu, rengi solmuş, betonu görünen duvarlara yazılan özgürlük şiirleri, tahliye gününü hesaplayan elyazması rakamlı takvimler… Hepsi bütün gerçekliğiyle geçmişi anlatıyor.

7. Koğuş  Şeftali Sokağı olursa…

7. Koğuş’un bulunduğu Şeftali Sokağı’na geliyorum. Rehber başlıyor sokağın hikâyesini anlatmaya; Yılmaz Güney, Ulucanlar Cezaevi’ndeyken 7. Koğuş’ta kalır. Her sabah avluya çıktığında diğer koğuşlarda kalan mahkûmlarla görüşürmüş. Güney, İranlı yazar Samed Bahrengi’nin ‘Bir Şeftali Bin Şeftali’ adlı kitabını okuyormuş. Kitapta şeftali ağacı şu cümlelerle anlatılıyormuş: Toprağın altında kalın kabuklu bir çekirdek olarak nasıl uyuyup beklediğini, mevsim bahara dönüşünce nasıl çekirdeğin kabuğunu ikiye ayırıp içinden filizlenip boy attığını, sonunda toprağın üstüne çıktığını ağaç olabilmek, meyve verebilmek için bekler ve güzel bir sonuçla filizlenir.” Yılmaz Güney koğuşta kalan çocukları kastederek, “Bu çocuklar da birer şeftalidir. Eğer bu çocuklara gereken değer verilirse her biri bir şeftali ağacı olur ve meyvesi ile milyonlara ulaşılır.” demiş ve o gün bugündür 7. Koğuş’un avlusu şeftali sokağı olarak adlandırılırmış.

‘Uçurtma niye uçmuyor İnci?’

Her bir koğuşun girişindeki duvarlarda o koğuşta kalanlarla ilgili dönemin gazete kûpürleri asılı. Geçmişle yüzleşiyor, o günleri yaşıyor hissi uyandırıyor. Koğuşlardan çıkıp avlulara gelince rehberi kapatıp çalan türkülere kulak veriyorum; Ahmet Kaya, Edip Akbayram, Selda Bağcan’dan mahpushane türküleri sıralanıyor art arda. Avlular, duvarlarında film şeridi gibi yan yana dizilmiş mahkûm fotoğraflarıyla açık hava fotoğraf sergisine bürünüyor. Necip Fazıl, Bülent Ecevit, Ahmed Arif, Nazım Hikmet, İskilipli Atıf Hoca, Erdal Eren, Adnan Menderes, Muhsin Yazıcıoğlu… Kimi duruşma anında, kimi savunma, kimi avluda volta atarken, kimi cezaevine yeni giriş yaparken görülüyor. Bir fotoğraf daha takılıyor gözüme. 1989 tarihli fotoğrafta, ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ filminin senaristi Feride Çiçekoğlu, yanında kadın mahkûmlar ve çocuklarla gülümsüyor. Türk sinemasının başyapıtlarından biri sayılan ve Ulucanlar’da çekilen bu filmden sahneler canlanıyor gözümün önünde. “Küçük Barış: -Uçurtma niye uçmuyor İnci?

-Uçar bir gün…”

“Amcam, burada kalıp da, sağ çıkabilen biri”

Avluları geçip, ünlü mahkûmlara ait bilgi, belge ve eşyaların bulunduğu 6. Koğuş’a yöneliyorum.  Siyasetçi, gazeteci, yazar, sinemacı ve şairlerin, Türkiye’nin dört bir tarafından toplanarak sergilenen kişisel eşyalarına ve yanına düşülen notlara bakıyorum. Bülent Ecevit’in kasketi. Ahmed Arif’in turkuaz mavisi yeleği, dolma kalemi. Muhsin Yazıcıoğlu’nun seccadesi, takkesi ve cezaevinde annesine yazdığı mektubu… Deniz Gezmiş’in cezaevindeyken giydiği hırkası, roma hukuku dersi notları. Hüseyin İnan’ın infaz edilirken üzerindeki atleti ve son sigarası. Yusuf Aslan’ın cezaevinde kullandığı kaşkolu. İskilipli Atıf Hoca’nın en son okuduğu Kur’an-ı Kerim’i, tesbihi ve kahve değirmeni. Necip Fazıl’ın Osmanlıca el yazması notları, Süleymanname’si…  Burayı gezerken gözleri dolarak eşyalara bakan 15-16 yaşlarında esmer bir delikanlı görüyorum. Adı Yusuf. Yanına yaklaşıp soruyorum. Bu kadar neden etkilendiğini. “Amcam!” diyor sadece ve arkasını dönüp ağlıyor. Sonra çıkarken “Amcam burada kalıp da sağ çıkabilen biri. 55 yaşında. Anlatmıştı. Gelip kendim görmek istedim.” diyor, cümleler boğazına düğümleniyor adeta. Bu koğuştan çıkarken avluda dolaşan iki adam yaklaşıyor yanıma. Önce nereli olduğumu sonra da bir yakınımın kalıp kalmadığını soruyorlar. Merak ettiğim için geldiğimi söylüyorum. Başlıyorlar anlatmaya; “Urfa’dan geliyoruz. Kardeşiz. Babamız burada yattı. Şimdi 80 yaşında. Çok çekti burada. Müze olduğunu duyduk, gelip bir görelim dedik.” Yakınları bir zamanlar burada kalanlar daha çok ziyaret ediyor  izlenimi uyanıyor bende. Derken yaşlı bir adam, eşine “Ruhum daraldı, hadi çıkalım, yeter.” diyor. Kadına yaklaşıp “Neden sıkıldı?” diye sorunca “Bir zamanlar o da burada bir mahkûmdu.” cevabı karşısında hak veriyorum. Ziyaretçilerin bir mahkûm yakını ya da mahkûm olması düşündürüyor. Oysa herkesin gelip görmesi, geçmişle, tarihle, acılarla yüzleşmesi gereken bir yer burası.

Müze güvenlik görevlisi: ‘Önce alışamasam da, tarih adına çok şey öğrendim’

Dönemin gardiyanlarını andıran, şimdilerde müzeyi bekleyen güvenlik görevlilerinden biriyle sohbet ediyorum. Bir işyeri için fazla karamsar ve depresif bir mekan olduğu için soruyorum; “Nasıl bir duygu burada çalışmak?” “İlk üç ay hiç alışamadım. Korktuğum zamanlar oldu. Ortam müsait zaten depresyona girmeye. Ama artık alıştım. Hatta Türkiye tarihine dair bilmediğim çoğu şeyi burada öğrendim.” Sonra geçmişte defalarca mahkûmların kaçma planlarına aracılık eden, aynı zamanda yıkandıkları hamamlara giriyorum. Bütün koğuşlarda mutfak ve banyo aynı yerde. Eski tabaklar, bardaklar, tıraş takımları bir döneme şahitlik etmeye devam ediyor. Yüreğimin ortasına saplanmış bir ağrı, zihnimi kurcalayan sorularla artık ÇIKIŞ’a yakın bir avluya geliyorum. Eskiden önünde bulunan ulu kavak ağacının restore sırasında arkasına kurulan darağacı tam karşımda. Toplam 18 kişinin infazının gerçekleştiği darağacının yanında gerçekleştiği tespit edilebilen infazlar listesi. (1925-1983) Kimi düşünce suçlusu kimi irticacı kimi de devrimci diye asılmış. “Gerekçe her ne olursa olsun, netice infaz mı olmalıydı?” diye içimden haykırıyorum. Ama nafile!

Psikoloji bozduğu için hücre deneyimi artık yasak

Müze ziyaretim burada bitmedi elbette. Biraz kendime gelip, hücre deneyimi için büyük bir heyecanla yetkililerin yanına gittim.  Yetkili “Artık böyle bir uygulama yok. Müze ilk açıldığında çok kısa bir süre izin verildi. Ve içeri girip olumsuz tepki verip, psikolojik olarak etkilenenler oldu. O sebeple bakanlık bu uygulamayı kaldırdı. Sizin gibi hâlâ aynı taleple gelenler var ama kati suretle yasak.” cevabına üzülmekten başka bir şey yapamadım. Müzeden ayrılırken keşke dediğim şeyleri söylemeden geçmek olmaz. Keşke bu kadar restore edilmeseydi. Zira yurtdışındaki eski cezaevleri müzeye dönüştürülürken, tek bir taşına bile dokunulmadan aslı korunuyor. Yaşananların izleri silinerek müze yapılmaz. Keşke hücrelerdeki o seslendirmeler daha gerçekçi olsaydı. Film seslendirmenlerine yaptırılabilirdi. Keşke infazların yapıldığı darağacı boyanmayıp, aslı gibi kalsaydı. Ve bir de keşke hediyelik eşya satan o mağaza olmasaydı. Cezaevi müzesinden nasıl bir hediyelik eşya alınabilir! Ticaret olmazsa olmaz ise, ‘hatıra dükkânı’ da olabilir.

 

Tuğba Kaplan

Gazeteci/ Aksiyon Dergisi Politika, Sosyoloji, uluslararası ilişkiler, medya ve kültür dünyasından ünlü isimlerle gündemle ilgili aktüel röportajlar yapmaktadır. Ayrıca gündeme dair konuları farklı yönleriyle ele alan dosyalar hazırlamaktadır.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>