‘Seksenler’de Darbe Uzmanı Oldum’

rasim1

 

Rasim Öztekin, sevilen dizi Seksenler’in ‘icat çıkarma’ diyen Fehmi’si. 12 Eylül darbesinin ve darbecilerin yargılandığı şu günlerde Seksenler dizisi de izleyenleri geçmişe götürüyor.

TUĞBA KAPLAN – 1 Aralık 2012

Sanatçı, “1980 öncesinde sloganist tiyatro yapıyorduk. Zamanla gerçek tiyatronun böyle olmadığını öğrendik.” diyor.

1982 Anayasası’na hayır oyu veren yüzde 7’lik kesimin içindesiniz. İlk oyunuzu o gün kullanmışsınız…

O gün kimsenin başına silah dayayıp, oy kullandırmadılar. Babamla Kadıköy’de Galip Paşa Camii’nde kullanmıştık oyumuzu. Hayır dediğim için de, kimse işkence yapmadı. Ben zaten o dönem sol tandanstan gelen biriydim, 12 Eylül Anayasası’na evet diyemezdim.

Diziye başladığınızdan beri hiç konuşmadığınız kadar 12 Eylül ile ilgili konuşur oldunuz…

Hiç sormayın. İlginç olan da bu zaten. Seksenler başladığından beri yazılı ve görsel basından sürekli darbeyle ilgili sorular geliyor. Darbe üzerinden 32 yıl geçti. Diziye başlayalı bir yıl oldu. Bir yıldır 12 Eylül ve darbe uzmanı oldum.

12 Eylül darbesinin o zamanki ve şimdiki yankıları arasında bir fark var mı?

O zaman coşkuyla karşılanmıştı. İnsanlar işin arka planına bakmadan, ‘Terör bitti’ diye sevinmişti. Oysa 12 Eylül 1980 öncesi de çok farklı değildi, zemin hazırlanmıştı zaten. İsteselerdi o zaman da terör biterdi, niye bitirmediklerine bakılmalı. O gün coşkuyla karşılayan kitlenin, şimdi tepki göstermesini de anlamıyorum. Bugün yargılanan o zavallıları, 30 yıl önce göklere çıkarıp, sırtında taşıyanlar, alkışlayanlar, onların çıkardığı anayasaya yüzde 93’le evet diyenler, şimdi karşı çıkıyor. Bu gerçekten içler acısı. 12 Eylül Türkiye’yi dünyadan ve demokrasiden uzaklaştıran bir darbe. İzlerini hâlâ temizleyemiyoruz.

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya sonunda hâkim karşısına çıktı…

Evet, bugün bu adamlar yargılanıyor, ama aslında sadece o adamlar değil, 12 Eylül darbe olgusu yargılanıyor. Bu insanlar o zaman da benim gözümde bir kuklaydı. Aslında bugün o kuklalar yargılanıyor. Asıl ipi elinde bulunduranlar, şartları olgunlaştıranlar yargılanmalı ama ne yazık ki o bizim ülkemizin çok dışında.

Yani, Evren ve Şahinkaya’nın yargılanması o kadar önemli değil mi?

Elbette ki önemli, bunları ciddi adımlar olarak görüyorum. Fakat o dönemde Türkiye’de 12 Eylül’den mağdur olan 1,5 milyon insan var. O dönemin mağdurları işkence görenler ve yakınları, birdenbire ortadan yok olanlar ve yakınları yaşı büyütülerek asılanlar asıl mağdurlar… Mesela o gencecik çocukların yaşını büyütüp de asan hâkimi, işkencecileri çok merak ediyorum.

Türkiye 24 saat darbeyi konuşan bir ülke haline geldi. Bunun demokrasiye katkısı kaçınılmaz. Ama bu durum hâlâ darbe yaşanacağı korkusundan mı kaynaklanıyor?

Ben günümüz Türkiye’sinde bir darbe olmasını beklemiyorum, buna inanmak istemiyorum. 12 Eylül’den sonra aslında darbe uzak bir ihtimal olmalı. Evet, olmadı, akabinde 28 Şubat’ı gördük. Türkiye bu senaryoları çok yaşadı ve her defasında da 3-4 adım geriledi.

Demokrasiye kavuşamama, bir eşik problemi diyorsunuz…

Ben doğduğumdan beri Türkiye bir geçiş sürecinde. Bunu artık algılayamıyorum. Çünkü biz nasıl bir yerdeysek o eşiği geçemedik bir türlü. Bu aslında siyasetçileri kurtaran bir cümle. Demokrasiye hâlâ geçemedik. Bırakın geçmeyi sürünüyoruz.

Darbe metni TRT’de okunmuştu. Dizinin TRT’de çekiliyor olması önemli mi?

80’ler deyince akla TRT geliyor, çünkü başka kanal yoktu o zaman. TRT’nin arşivinden faydalanıyoruz. Malum darbe metni orada okundu. Kenan Evren’in konuşmaları, yılbaşı programları ve daha birçok belgeye TRT arşivinden ulaşıyoruz. Reyting konusunda da şanslıyız.

Setteyken, çekimler esnasında geçmişe gidiyor musunuz?

O dönemin kendine özgü bir ambiyansı var. Mesela çekim esnasında bir kül tablası görüyorum. O anda bizim evimizde de aynısı olduğunu anımsıyor ve o günlere gidiyorum. Bazen sette arkadaşlar doğaçlama oynarken, “Arkadaşlar o dönemde bu kelime değil de şu kullanılırdı.” diye düzelttiğim oluyor.

Müdahalelere bakılırsa dizinin beyin takımındasınız. 80’lere dair ileride farklı bir konsept görecek miyiz?

Aslında 80’ler benim tiyatro projemdi. Nebil Özgentürk ile beraber çalışacaktık. 80’leri belgesel bir tiyatro olarak düşünüyordum. 1,5 yıllık bir fikir aşaması oldu. Hâlâ düşünüyorum. Ama araya dizi girince kaldı. Birol Güven’den dizi teklifi gelince çok şaşırdım. Çünkü benim zihnimde filizlenen bir fikre Birol su vermeye başladı.

12 Eylül görgüsüz bir toplum oluşturdu

12 Eylül darbesi kültür ve sanatı nasıl etkiledi peki?

12 Eylül sadece sanata kültüre, insana değil, Türkiye’ye ciddi darbeler vurdu. Kültürle başlayan, ekonomiyi, sanatı, dış ve iç işlerini, ülkenin yaşama damarı olan anayasayı kapsayan bir darbe. Bu belli bir grup veya zümreye değil, Türkiye’ye karşı yapılmış bir darbe. 12 Eylül’den sonra prototip ve apolitik insanlar türedi. Tu kaka yapan ve köşeyi dönme fikri çıktı. 80’lerde samimiyet ön plandaydı şimdi dolar ön planda. 12 Eylül darbesi görgüsüz bir toplum oluşturdu. Bu birdenbire olmadı. Yetişen prototipler görgüsüzleştirdi.

1980’den sonra tiyatronun evrilişi nasıl oldu?

Ben 80 yılında profesyonel oldum. Öncesinde sloganist tiyatro yapıyorduk. Birtakım şeyler yanlış anlaşılıyordu. Sloganist tiyatro yapmayana karşı çıkıldığı için biz de öyle yapıyorduk. Üstelik sloganist tiyatro da epik tiyatro olarak algılanıyordu. Tiyatroya çıkıp, “Kahrolsun faşizm” deyince “A bak ne güzel tiyatro yapıyor.” denirdi. Biz gençken epik tiyatronun sloganla yapıldığını sanırdık ama zamanla öyle olmadığını öğrendik. Tecrübe ettikçe tiyatronun kafamızdaki yeri de değişti.

3 yıldır tiyatro sahnesinden neden uzaksınız?

30 yıl tiyatro yapınca biraz dinleneyim dedim. Ama bu tiyatroyu bıraktığım anlamına gelmesin. Tiyatro sahnesini özlüyorum ama yapmış olmak için sahneye çıkmak istemiyorum. Zaten tiyatro öyle maddi duygularla yapılacak bir sanat değil. En büyük ödülünüz, ondan duyduğunuz haz, sahnede olmanın verdiği mutluluktur. 90 öncesi elbette böyle değildi. Bir oyuncu tiyatrodan kazandığı parayla evini geçindirebilirdi ama şimdi mümkün değil. Bilirsiniz gazetecilik de öyle. Ben basın yayın mezunuyum ve 5 yıl Akşam’da çalıştım gerçi sonra kovuldum..

Orta oyuncularla da görmüyoruz sizi…  

Ben kalp krizi geçirdim, daha sonra kalp pili takıldı. Bu süreçte canlı performans da yasaklandı. Orta oyuncularla oynamama öyküm hastalığımla başlıyor.

En son Muharrem Karaca Tiyatrosu kapatıldı. Yakında Ses Tiyatrosu’nun da kapanacağı konuşuluyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bunları?

Zaten toplasanız kaç salon var da kapanıyor anlamıyorum. Ne sebeple olursa olsun tiyatroların kapatılması korkunç. Ama ben Ses Tiyatrosu’nun kapatılabileceğini sanmıyorum. Çünkü orada çok hissedar var. En büyük hissedar ise Borusan Holding. Orta oyuncuları da buna izin vermez.

Bu arada tek kişilik oyunları ve stand-up showları da eleştiriyorsunuz…

Eleştiriyorum çünkü ben her ikisini de tiyatro olarak görmüyorum. Sahneye tek bir sandalye atıp, sonra da gülmek için toplanmış insanların karşısında konuşmak tiyatro değil. Bunlar daha çok ucuza kotarılmış, masrafsız, tiyatrodan uzak eğlence biçimi. Ben de izlemeye gidiyorum ama eğlence izliyorum, tiyatro değil.

Rasim Öztekin deyince Kabadayı’daki Sürmeli ve G.O.R.A.’daki Bob Marley Faruk akla geliyor. Sizin favori rolünüz hangisi?

Yolda durdurup “Ah G.O.R.A. ah” diyenler oluyor. Ama ben daha çok Pardon’daki Muzo rolümü beğeniyorum. Aciz, çaresiz, beş parasız, itici ama tatlı bir karakterdi. Tabii buradan benim anladığım, insanların aklında televizyon rollerinin kalmadığı. Televizyon canavar gibi gerçekten de. Hiçbir kalıcılığı yok.  İş bittikten sonra adınız sanınız kalmıyor. İnsanlar oyuna gelmediği için, sizi tiyatrodan hatırlamıyor. Yine en vefalı olanı sinema. Bakın, ben bile sinemadaki rollerimi daha çok seviyorum.

Geniş Aile dizisinde de Kuddüsi Baba rolündeydiniz. Baba rolünün size yapıştığını düşünenler var. Siz ne dersiniz?

İkinci kez baba rolüyle izleyicinin karşısına çıkıyorum. Tabii ikisi aralıksız olduğu için akıllarda öyle kalmış olabilir. Ama her ne kadar ikisinde de baba rolünde olsam da, ikisi farklı karakterler, farklı dönemler. Tek ortak yönleri aileye kol kanat geren, korumacı bir baba olması.

Rasim Ozan Kütahyalı ben değilim!

Twitter’da isim benzerliğinden dolayı gazeteci Rasim Ozan Kütahyalı’yla karıştırılıyorum. Bir de üstüne küfür yiyorum. Hemen hemen her hafta Twitter sayfama küfürlü mesajlar geliyor. Tek şansızlığım adımın Rasim olması. Bu tarz tweet’leri yakaladığım zaman boşsam ve espri yapacak bir moddaysam o zaman karşı tarafa Rasim’leri karıştırdığını söylüyorum. Her gördüğünüz Rasim, o Rasim değildir diyorum.

 

t.kaplan@zaman.com.tr

Tuğba Kaplan

Gazeteci/ Aksiyon Dergisi Politika, Sosyoloji, uluslararası ilişkiler, medya ve kültür dünyasından ünlü isimlerle gündemle ilgili aktüel röportajlar yapmaktadır. Ayrıca gündeme dair konuları farklı yönleriyle ele alan dosyalar hazırlamaktadır.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>